Sıkıştırılmış hafta sonu gezisi

image2

Bu hafta sonu kısa kısa tatilcikler yaptım. Cumartesi sabahı erkenden yola çıkıp Ayvalık Sarımsaklı’ya gittim. Sarımsaklı’da öyle havalı, bangır bangır plajlar yok. Denizini seviyorum suyu çok soğuk değil, oldukça tuzlu, çoğunlukla kum ve çok berrak. Cumartesi özellikle öğleden sonra epey kızgın bir güneş vardı İstanbul’da olmamak çok isabetli oldu. Denize girdim, güneşlendim. Sırtım birazcık fazla yanmış ama neyse, dayanılabilir bir acı 🙂

image1

Akşam üzerine doğru Cunda’ya geçtim, eski Cunda’ yı taş evleri, sakızlı dondurmayı, sahilini çok seviyorum. Kordon boyunda oturmak, geçmişe gitmek, iyikiler, keşkeler arasında gidip gelmek iyi geldi. Sonra Taş Kahve’de oturup bir okkalı Türk kahvesi içtikten sonra yeniden Ayvalık’a doğru yola koyuldum. Biraz tepelere çıkıp gün batımını izledikten sonra yeniden yola koyuldum. Gece yarısına doğru Bandırma’ya gelmiştim. Geceyi Bandırma’da geçirip sabahına leb-i derya terasımızda kahvaltı edip, Kapıdağ Yarımadasına doğru yola koyuldum. Harika çam ormanlarının arasında giderken bastıran yağmur o kadar güzeldi ki arabayı kenara çekip dakikalarca yağmurda ıslanıp, mis gibi çam havasını ciğerlerime doldurdum. Sonraki durak Erdek’in minnak, sevimli ve bakir köyü Turan. Turan köyünde Marmara denizinden beklenmeyecek temizlikte bir deniz bizleri bekliyordu. Pırıl pırıl kumsal, cam gibi bir deniz, denizdeyken yağan yağmur, manzaraya karşı mis gibi bir kahve. Özellikle son durak o kadar keyifliydi ki dönüşte feribotu kaçırmış olmak bile umurumda olmadı.

Şimdi kısaca detaylardan bahsedeceğim; zannederim sezon tam açılmadığı için her yer boş ve fiyatlar oldukça ucuzdu. Plajda şezlong, şemsiyeler için 25 TL ödedik baya halk plajı fiyatları, hava çok sıcak olduğu için pek yemek yemek istemedi canımız, soğuk bir şeyler ve Ayvalık tostu yedim 2 öğünde de kendimden geçmişçesine 🙂 tost yaklaşık 6-7 lira, 10 yüz bin milyon tane midye dolma yediğimizi söylememe zannederim gerek yok Cunda’da : )

Fakat işin özü Cunda’ yı  Sarımsaklı’ yı herkes bilir ama olur da yolunuz düşerse Erdek Turan köyünü sakın transit geçmeyin derim, bu arada mangal severler için eğer isterseniz hazır mangal ve et, köfte servisi de var fiyatlar o manzara ve keyif için makul 1 porsiyonu yaklaşık 15-20 TL gibi düşünebilirsiniz.

İstanbul’a yakın kaçamaklar falan diye arıyoruz ya bazen, işte Turan’ı da listeye gönül rahatlığı ile dahil edebilirsiniz.

 

Kaş vs Aşk

KAŞ

Haziran ayının girmesi ile ben ufak ufak kurtlanmaya başlarım. Uzun senelerdir her sene yazın ilk tatilini Haziran ayında ve Kaş’ta yapıyorum.

Bu sene yeni iş, geçen sene sonundaki abartılı yurt dışı seyahatlerim sebebi ile henüz gidemedim. Fakat Kaş bana göre Türkiye’de deniz tatili  yapılacak en iyi yerlerden biridir. Buz gibi lacivert denizi, muazzam güneşi, hala ve her şeye rağmen ahlaklı esnafı ile yurt içi tatili sevdirme sebebidir.

Kaş’a uçakla ulaşım tercih edilecekse Dalaman öncelikli seçiminiz olmalı zira Antalya hava alanından epeyce uzak. Araba ile yaklaşık 3,5-4 saatlik bir yolculuğu göze almanız gerekiyor. Antalya merkez, Kemer, Olimpos, Demre, Kumluca güzergah üstü göreceğiniz şeker yerler olsa da o yolu nedense sevemedim. Zannederim bir an önce Kaş’a kavuşma arzusundan.

Yıllardır Kaş’ta şehir merkezine çok yakın olan Lale Pansiyon’da kalırım. Saniye ablanın işlettiği pansiyon zannederim yaklaşık 12-15 odalı, terası muhteşem Meis manzaralı, en önemlisi de Kaş’ın en sevdiğim mekanı Derya Beach’e sadece 1 dakika uzaklıkta. Lale Pansiyon, Derya Beach, Bahçe Balık ve Naturel ve tabiki DejaVu Kaş denince ilk aklıma gelen her sene muhakkak ziyaret ettiğim mekanlar.

Pansiyonda sezona göre ortalama oda fiyatı 100-150 TL gibi düşünülebilir. Bir odada maksimum 3 kişi kalabiliyor. Oda kahvaltı şeklinde hizmet veriyor. Öyle açık büfe otel kahvaltısı düşünmeyin zaten Saniye ablanın kahvaltısının tadını alan bir daha öyle otel kahvaltısını istemez asla. Anneciğinin yaptığı muhteşem reçeller, mis kokulu taze köy peynirleri, bağdan bahçeden yeşillikler, taze demlenmiş çay, köy yumurtası, tepenizden sarkan asmalar, koruklar, rengarenk begonviller, kocaman mis kokulu limonlar eşliğinde edilen kahvaltının tadını insan başka neyde bulur ki?

Kaş’a gittiğimde mutlaka bir kaç günü Derya’ya ayırırım. Aile gibi oluyorsunuz zaten bir süre sonra herkes birbirini tanıyor, pırıl pırıl bir deniz, güzel müzikler, kaliteli içkiler, efendi bir hizmet ve tabi ki söylemesem olmaz bence ülkenin en iyi pizzası… Taş fırında incecik hamur patlıcanlı pizza yemeden, Derya çay içmeden ve Jack&Nar yapmadan sakın oradan çıkmayın. Eşek gibi yiyip içtiğimizde günlük kişi başı 70-80 TL’ye mal olabiliyor. Ekstradan şezlong, şemsiye veya giriş ücreti ödemiyorsunuz. Güneşten sıkılınca gölgede çıkıp uyuklayacağınız enfes manzaralı locaları var. Ayrıca müşteri kalkana kadar plaj kapanmıyor. Yani geceyi de orada geçirmeniz mümkün… Son gittiğimizde akşam yemeğimizi de orada yiyip gece 11’de denize girip öyle ayrılmıştık.

Gelelim Kaş’ın en meşhur mekanlarından bir diğerine Bahçe Balık. Meydanın 1 üst sokağında rezervasyon yaptırmadan yer bulmanın neredeyse imkansız olduğu bir mekan. Rakı içmelik, muhabbetlik keyifli bir balıkçı. Ne yenir derseniz bugüne kadar ne yesem muhteşemdi. Fakat lahanada sarılı midye dolma ve ızgara ahtapotu herhalde dünyayı gezsem bulamam. Fiyatlar tuzlu, çok uçmamak, makul olmak gerekli 🙂

Bir diğer çok sevdiğim mekan, Cafer’in işlettiği Naturel… Cafer, müşterileri bizzat ilgilenir, eğlendirir, cidden önemli hissettirir, Türk ve Lübnan mutfağından nefis yemekler servis eder. Şarapları güzeldir, bölgenin şaraplarından içerim, tereyağlı karides ve falafeli denemeye değer, fiyatlar makul.

Atıfta bulunduğumuz bir diğer mekan Kaş ile özdeşleşmiş Dejavu… Denizden çıkıp tuzunuzu akıtmadan, buz gibi bir blush ile güneşi batırırken yanınızda en sevdikleriniz varsa eğer işte o an kendinizi dünyanın en şanslısı hissedersiniz. Defalarca hissettim, şanslıyım.

Az kalsın unutuyordum Dejavu’nun karşısında, az aşağısında Bi Lokma… Aman unutulmasın hiç olmadı bir tabak mantı, olmadı bir tabak karışık zeytinyağlı yensin. Hiçbiri olmadı bir sabah kahvaltıyı  hafif edip kuşlukta gelip bir anne böreği yiyin begonvillerin arasından nazlı nazlı süzülen Akdeniz’i izleyin, Kaş semasından Göz’e bir göz kırpın. Akşamları lokma yiyin demeyeceğim zaten yersiniz, yani illa ki 1 tane bile olsa, tadına bakarsınız zira başındaki onca kalabalık merak uyandırmayacak gibi değil

Limanağzı’na gidin bir tam gününüzü ayırın, orada da tercihiniz Bilal Beach olsun, öyle sakın geniş geniş kahvaltı eder sonra atlar motora giderim demeyin, erken kalkan önden yeri kapar. Ayaklarınızın denizin içinde, elinizde kitabınız, kulağınızda güzel tınılarla yaşadığınıza şükredin.

Kaputaş’ın o bir sürü merdivenini içip çıkmaya sakın üşenmeyin. Muhakkak o çivit mavisi suyuna, o kocaman dalgalara bırakın kendinizi. Tepeden manzarayı çekip, nispet fotoğraflarını da instagramdan paylaşmayı ihmal etmeyin.

Vakit bulursanız Patara’ya gidin, muhteşem kuma havlu falan sermeden uzanın. Terapi gibi, masaj gibi, bırakın 10-15 dakika dünyanın derdini tasasını. Kapatın gözlerinizi, dalga seslerinden başka  gelen her sesi reddedin. Sıcacık kum kışın donan iliğinizi, kemiğinizi ısıtsın. Sonra bırakın kendinizi dalgaların koynuna.

Hamiş: Unuttum sandınız değil mi? Mavi hiç unutulur mu… Kaş’ta gece mavide biter buz gibi bira eeh tabi bir de midye dolma.

Hadi iyi tatiller 🙂

Şimdi çalışın bakalım, kolaysa.

Londra Gezileri-Rıchmond

Londra’daki 1 ya da 2. haftamda Richmond’a gittim. Underground yerine Waterloo’dan tren ile gitmeyi seçtim. Hem treni deneyimlemek hem de güzergahı görerek gitmek istedim. Zaten Richmond Oyster kartımın dahil olduğu zone içinde olmadığı için her türlü ekstra yol parası ödeyecektim. Beni bilenler eminim bu kadar 3-5 hesabı yapmama şaşırıyordur ama Londra’da iseniz seve seve yapacaksınız.

Waterloo’dan yemek ve içecek alışverişimi yapıp, trende 4’lü bir koltuğun cam kenarına kuruldum. Yanılmıyorsam 8 ya da 10 istasyon sonra Kev Garden durağından hemen sonra indim. Richmond’a inince kendimi sanki bir film stüdyosunda, mahalle dizisi çekilen bir dizi setinde gibi hissettim. Sanki yoldan geçerken rol yaptığını çaktırmaması gereken, olmasa da olur bir figüran. İstasyondan çıkar çıkmaz sokak sizi içine alıyor. Şuursuzca ve haritaya bakmadan sürüklendiğim yöne doğru yürüdüm. Adı üstünde RICHmond… Gördüğüm evleri, küçük ve lüks butikleri İstanbul’da nereye benzetsem bilemedim ve neticede benzetemedim. Biraz yürüdükten sonra kendimi büyük sayılabilecek yemyeşil ama yeşillerin üstüne sonbahar yapraklarının örttüğü bir parkta buldum ;

 

Tam karşısında tarihi tiyatro, hala aktif, oyunlar oynanıyor.

IMG_4930

Tiyatro binasını arkadam alıp, nehire doğru yürümeye koyuldum, karşıma müstakil, muazzam bahçeli, zannederim bahçelerinde tarihi heykellerin olduğu, paha biçilemez evler çıktı. Bu kadar güzellerini ve bu kadar korunmuşlarını hayatımda ilk kez görüyordum. Hakikaten Richmond’un her sokağından zenginlik akıyor, her köşeden refah ve huzur çıkıyordu karşıma. Nehir seviyesine geldiğimde şansıma muhteşem bir güneş vardı,  bir kaç fotoğraf çekip Kev Garden yönüne yani kuzeye doğru yürümeye başladım. Yazın yoğun olduğunu düşündüğüm nehirden bir kaç tekne geçti, ama teknelerin çoğu kıyıda bakımda idi. Hatta bir iki tane gondolun bakımı yapılmış, mevsimi bekleniyordu.

Yaklaşık 10 km kadar yürüdüm, yol boyunca eşsiz manzaralar eşlik etti bana, ara sıra nehir kenarında molalar verip, gözlerimi, ciğerlerimi, zihnimi bu güzelliklerle doldurdum.

IMG_4932

Çiftlikleri, ormanları, daracık sokakları, okuldan dönen çocukları ardımda bırakıp, yoluma devam ettim, istikamet Richmond’un meşhur geyikli parkı idi.

Parka ulaşmak için nehir tarafından uzaklaşıp, kara tarafına geçtim, hemen otobüs durağının önünden, parkın kocaman demir kapısına ulaştım. Girişte bir kaç uyarı vardı, geyiklerin serbest dolaştıklarını, genel olarak insanlara alışık olmalarına karşın, neticede yaban hayat hayvanı oldukları ve bu sebeple dikkat edilmesi gerektiği vs.

Benim parktan girer girmez hissettiğim ilk duygu abartmıyorum ama şu oldu ‘Bu güzellikleri görmeyi hak edecek ne yaptım’ gündüz olmasına rağmen park bomboştu, bu arada park derken ucu bucağı gözükmüyor. Göz alabildiğine yeşil, nefes alabildiğine oksijen.

Yokuş yukarı tırmanmaya başladım yaklaşık 12-13 km kadar yürümüş olduğum için amacım biraz yukarılara çıkıp en manzaralı köşede ufak bir yemek molası vermekti. Yolu yarılamamıştım ki kocaman boynuzları ile ilk geyik karşıma çıktı. Fazla yanaşmadım, daha doğrusu yanaşamadım. Uzaktan bir kaç kare fotoğrafını çekip, yoluma devam ettim.

IMG_4864

Her ağaç dibinde 7-8 sincap oynaşıyor, bu kadar çok meşe palamutu ağacını hiç görmemiştim. Yola devam ettikçe tek tük yürüyüş yapan insanlar gördüm, bir kaç geyik daha görüp yemek molası verdim. Malum Londra’da esas işimiz öğrencilikti o sırada biraz ders çalıştığımı da söylemeden geçemeyeceğim. (2 saat) dersi bıraktığımda havanın serinlemeye başladığını fark ettim. Giriş kapısına da epey uzaktım…

IMG_4869

Hızlıca giriş kapısına ulaştıktan sonra aynı yolu yürümeyi gözüm yemedi ve hemen parkın önünden otobüse binerek metro istasyonuna ulaşmıştım. Hava karardığı için yol üstünde göreceğim pek bir şey kalmamıştı. 2 hat aktarma yaparak (Picadilly ve Jubilee Line) yaşadığım yer olan, kuzenimin Swiss Cottage Belsize Road’ta ki evine ulaşmıştım.

Richmond muhteşem manzaralı, bol oksijenli ve çok keyifli bir geziydi benim için.

Bir sonraki yazım Green Park ve Regents olacak. Bu arada Regents parkta nasıl mahsur kaldığımı okurken korku ve heyecan dolu dakikalar geçirebiliriz… 🙂

Şimdilik hoşçakalın. Bu arada bugün ikburada’da yeni yazı yayınladım, okursanız sevinirim… Okumak için 🙂

 

Londra Parkları 1- HYDE PARK

Ekim-Aralık döneminde Londra’daydım. Londra denince akla ilk gelenler şehrin göbeğindeki muhteşem parkları… Hyde, Regents, Green Park ve merkeze yarım saat uzakta olan Richmond park benim de herkes gibi favori parklarımdı. Londra’ya gittikten bir kaç gün sonra Bond’dan aşağı yani Marble Arch’a doğru ilerlerken tesadüfen Hyde ile karşılaştım. Size önerebileceğim en kolay ulaşım metro ile Picadilly Line üzerinden Marble Arch durağında inerek ulaşmak olacaktır. Gerçi Londra yürüyüşe çok uygun bir şehir olduğu için muhtemelen yürüyerek herhangi bir kapısından Hyde parka ulaşacaksınız. Bu arada Londra’da 2 gün dahi kalacak olsanız havaalanında kendinize bir Oyster alın. Heathrow’da dış hatlar geliş terminalinde 5 sterline alıp çıkışta iade edip paranızı geri alıyorsunuz ve 1 haftaya yakın kalmayı planlıyorsanız mutlaka gezi rotanıza göre bölgelerinizi tespit edip, haftalık yükleme yapın. Ben nerede ise 3 ay boyunca 1-2-3 zone dışına oyster yükleme ihtiyacı duymadım. Şayet o bölgelere geçecekseniz günlük 1 ya da 2 sterlin yüklemeniz yeterli olacaktır. Unutmayın Londra’da ulaşım ciddi pahalı zannederim bu sebeple günde 20 km yürüyordum : )

IMG_4652

Kocaman, yemyeşil, içinde göletlerin, çeşit çeşit su kuşlarının olduğu muhteşem bir park. Ben ilk gittiğimde muhteşem havanın ve sonbaharın tadını çimenlere yatarak geçirmiştim. İsterseniz 1 ya da 1,5 sterlin verip sezlong kiralayabilirsiniz. Ama benim gibi şansınız yaver giderse son bir kaç gündür yağmur yağmadı ise yerler kurudur ve kendini yerlere atabilirsiniz.

Daha sonra gittiğimde Santander’in hemen her yere koyduğu günlük 2 sterline kiralayıp, istediğiniz yerlere gidip, daha sonra aldığınız yere bırakmak zorunda olmadığınız, vitesli ve oldukça konforlu bisikletler… Benim tercihim sabahtan akşama kadar bisikletle gezmek olmuştu. Londra’da hemen her köşede bulabileceğiniz Pret a Manger’den taze sandviçleri ve taze meyve-sebze sularını sırt çantanıza atıp koca günü bisikletle ve sadece Hyde Park’ta geçirebilirsiniz tabi benim kadar bol vaktiniz varsa… Şayet yoksa aynı gün içinde Bond Street, Oxford Circus ve Covent Garden gibi lokasyonları da bisikletle gezip Hyde Park gezi gününüze dahil edebilirsiniz.

Santander_cycles__3312024b

Akşam saatlerinde Hyde park benim için ayrı keyifli oluyordu, gölet kenarında müzik yapanlar, rapçi zenciler derken oldukça keyifli zamanlar geçirebilirsiniz.

Ayrıca Pazar sabahları yine Marble Arch girişinde speak corner’da siz de çıkıp anlatacaklarınızı anlatabilir ya da birbirinden alakasız konuşmacıların konuşmalarını keyifle dinleyebilirsiniz.

Kasım ayının son haftasından itibaren parkın içinde Winter Wonderland açılıyor o dönemde orada olursanız, bir akşamınızı kesinlikle ayırmalısınız. Birbirinden eğlenceli oyunlar, canlı müzik şovları, dans, eğlence ve dünya mutfağından  çok çeşitli ve lezzetli yemekleri ve içecekleri Londra piyasasına göre epeyce ucuza yiyebilirsiniz.

 

IMG_6511

Umarım siz de en az bizim kadar keyif alırsınız. Giderseniz sincaplara selam söyleyin benden 🙂